Yuvaya Dönüş

 

            Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü’nün düzenlediği Macahel-Batum gezisi için, güneşli ve nemsiz güzel bir 26 Temmuz Pazar sabahı Erzurum Havalimanında on dört hayat dolu yabancı; Hatice Abla, Melike Abla, Nurten Abla, Gülin Abla, Gönül Abla, Yıldız Abla, Mehmet Abi, Mehmet Ali Abi, Kemal Abi, İsmail Abi, İbrahim ve ben Zeynep, deli dolu rehberimiz Sönmez Hoca ve nüktedan kaptanımız Erol Abi ile buluşuyoruz. Farklı saatlerde inen uçaklar sayesinde kısa zaman aralıklarıyla herkesin kendine özgü tanışma anları oluyor ve çok geçmeden kaynaşıyoruz.

            Erzurum’un yeşil düzlüklerinde yayılan inekleri, bazı bazı bir köy evinin girişini haber veren sıralı kavakları izleyerek yolculuğumuz başlıyor. İlk hedefimiz Tortum Gölü’ne kısa sürede varıyoruz. Çorak tepelerin, rengi atmış toprağın kıvrımları arasında cam göbeği rengiyle sakin Tortum Gölü devrilmiş bir iksir şişesini andırıyor. İstanbul gibi bir şehirden buraya düşünce insan pekala başka bir gezegende olduğuna inandırabilir kendini.

            Havanın ve doğanın tadını çıkarmak ve karnımızı doyurmak için göl kenarında küçük çardakları, pastel renkli kayıkları, benekli çekirgeleri ve candan ev sahipleri olan yeşillikler içinde küçük bir balık restoranında duruyoruz. Isteyenler kulaçlarıyla gölü neşelendiriyor, bense yüksek tepelerin ve kocaman gökyüzünün altında küçücük hissetmenin tadını çıkarıyorum.

            Karnımızı doyurup, bir tomar gülücüğü bahşiş olarak bıraktıktan sonra Tortum’un döküldüğü yere Tortum Şelale’sine gidiyoruz. Tortum, sakinliğine aldanan misafirlerini milyarlarca su zerresiyle gıdıklayarak, kireç taşı kayalıkları kutu kutu işleyerek büyük bir neşeyle kendini aşağı bırakıyor. Biz de bir budist tapınağından inen yolu andıran dik merdivenlerden aşağı inip bu sevince ortak oluyoruz. Biraz serinledikten sonra diğer merdivenlerden yukarı, büyük bir kaz ailesinin ev sahipliğini yaptığı, şelaleyi doğuran ince derenin üzerine çıkıp, güneş bizi bulamasın diye bir süre küçük kahvede çayımızı yudumluyoruz.

            Herkes olduğu yerden pek hoşnut; fakat daha gezilecek bir dolu yer var. Erol Kaptana veda edip, yeni kaptanımız Ahmet Abi –Rus romanlarından çıkıp gelmiş bir Karadenizli- ile geceyi geçirmek üzere Artvin-Yusufeli’ne yola çıkıyoruz. Vahşi Batı’yı hatırlatan tepeleri geçtikten bir süre sonra en derin ve yüksek debili nehirlerden biri Çoruh Nehri kıvrımlı yolumuz boyunca rehberimiz oluyor. Uzun karanlık tünellerle birlikte kimi kıvrımları es geçiyoruz, kimi köşeleriyse dünyanın en derin barajlarından birini –Deriner Barajı’nı – ya da nehrin karşısındaki küçük bir köyü fotoğraflamak üzere durak olarak seçiyoruz. Baraj henüz yapım aşamasında, yüksek dağların ve coşkulu Çoruh’un avantajını kullanmak üzere sabırsızlanıyor.

            Yusufeli şimdilerde İstanbul’u aratmayan yüksek betonarme binalarıyla küçük bir ilçe. Fakat gerek ilçeyi ortadan ikiye bölen çayla, gerek bir yanı kayalık bir yanı apartman sokaklarıyla farkını ortaya koyuyor. Çoruh’un kolları arasında(n), Barhal Çayı kenarındaki temiz ve ahşap kokulu küçük pansiyonumuza yerleşiyoruz. Temiz çarşaflar, güler yüzler ve lezzetli yemeklerle ihtiyacınızdan fazlası yok; zaten arayanı da görmedik. Sanki dünya ters çevrilmiş burada, en temel ihtiyaçları en büyük lüksleriymiş gibi geliyor insana ve içini huzur dolduruyor.

            Sabah doyurucu bir kahvaltının ardından Şavşat için minibüsümüzü dolduruyoruz. Ilk molayı, mataralarımızı doldurup biraz meyve alacağımız Soğuksu’da veriyoruz. Burası küçük bir çayın kenarında, çeşmeleri, manavları ve mısırcılarıyla doğal bir tesis. Biyoteknolojiden nasibini almamış, taneleri karışmış yerli mısırın tadına bakıp, pansiyonda ne yiyeceğimize karar veriyoruz. İkinci molamız bir yol ayrımında. Yine bir dere, bir köprü, ağaçlar derken bu kez bir kale tepemizden bakıyor. Şavşat Kaleeski, define avcıları yüzünden bitap düşmüş bir kale eskisi, kayalıkların tepesinde yorgun, gün ışığına ve bulutlara küsmüş gibi.

            Şavşat ilçesini pas geçip, asıl hedefimiz Balıklı Göl’ü de içeren üç gölün olduğu yaylaya doğru yavaş yavaş çıkıyoruz. Arabayla gelinebilecek son noktadan sonra, herkes çantasını sırtına yüklüyor ve gezimizin ilk yürüyüşü başlıyor. Tepeye çıktıktan sonra herkes fotoğraf makinelerine saldırıyor; öyle ki yerel rehberin deyişiyle burası körlerin dahi fotoğraf ödülü alabileceği bir güzelliğe sahip. Gölün kenarına vardığımızda, herkes manzarayla sarhoş olduğundan bulutların koyulduğunu farketmiyoruz ve bizi iliklerimize kadar sırılsıklam edecek ilk ve son Karadeniz yağmuruna tutuluyoruz. Tedbirler yetersiz kalıyor, biz yağmurlukları giyip ağaçların, kayaların altına sığınmış dinmesini beklerken, Gülin Abla’nın deniz gözlüklerini takıp gölde yüzerek doğaya kendi diliyle cevap verdiğinden şimdilik bihaberiz. Doğa bu cevabın altında kalmak istemiyor ve yağmur doluya çeviriyor. Önceleri mermi gibi yağan doludan bir cepheden bir cepheye kaçıp saklanmaya çalışıyoruz fakat kar etmiyor. Karadeniz’in dolusuna pek boş geliyoruz; bizi delip geçiyor. Sonunda çareyi Mehmet Abi’nin Besame Mucho ‘su dağlarda yankılanırken, yayladan aşağı yuvarlanmak pahasına koşarak geldiğimiz yere, minibüsümüzün yanına kaçmakta buluyoruz. Doludan değil de doğa tarafından kovulmaktan incinmişiz sanki; dünyanın en mağrur kaçışı bu! Soluğu bir evin taraçasında alıyoruz. Herkes üstünü başını sıkıyor. Herkesin çantasından yağmura inat bin bir çeşit kuru yemiş çıkıyor.

            Islak fakat pek mutlu, aracımızın kaloriferiyle yol boyunca biraz kuruyarak Karagöl’e kısa sürede varıyoruz. Şavşat Karagöl, doğasına saygı duyulmuş nadide göllerden biri; bir Bob Ross dersinin canlanmış hali. Akşam yemeğinden önce fotoğraf makinemizle çakıl taşlı yolunda, ormanla çevrili gölü tavaf ediyoruz. Attığımız her adım başına bir kurbağa zıplayıp göle atlıyor.

            Yemek hazııır! Güneş batmadan, bizim için kurulmuş göle nazır bir sofra. Güneşin batışıyla, yıllar önce sönmüş yıldızların, galaksilerin altında lezzetli masamızı aydınlatan küçük bir kamp ateşi parlıyor, fakat asıl ışık insanların yüzünü aydınlatan gülüşmelerde açığa çıkıyor. Havanın serinleyip biraz atıştırmaya başlamasıyla sohbet içeride, şöminenin başında devam ediyor. Gece, tatlı bir yorgunlukla ertesi günün heyecanı içinde uykuya dalıyoruz. Gün epey erken başlıyor; açılışı yine yağan yağmur ve Gülin Abla Karagöl’e atlayarak yapıyor. İsmail Abi ise karşı kıyıya geçmesi için bir centilmenlik örneği peşi sıra göle giriyor. Biz de gölün etrafında son turlarımızı yapıp, hep beraber kahvaltı masasına oturuyoruz.

            Sıradaki durağımıza asfalt yerine toprak yayla yolunu kullanarak gitmeyi seçiyoruz. Yeşilin bildiğiniz ve bilmediğiniz bütün tonlarını tek bir anda ve tek bir yerde görebileceğiniz Maçahel diğer bir adıyla Camili, Türkiye-Gürcistan sınırında bir ilçe. Yüceliği ve derinliğiyle sınır sıfatına güldürüyor; öyle ki dünyanın merkezi olmalıydı belki de. Tepeleri, vadileri, sayısız akarsuyuyla; etrafa dalga dalga sonsuzluk hissi yayıyor. Konaklayacağımız pansiyona gitmeden önce yol üstünde eşsiz manzaralı tahtadan bir evde öğle yemeği için duruyoruz. Burası bir yamaca kurulmuş, etrafı ormanlarla çevrili insana bir kuş yuvasına misafirliğe geldiği hissini uyandıran bir ev. Menüde yayla çorbası, yoğurt kuru fasülye ve erişte var.

            Maçahel’de kalacağımız pansiyonu Rıza Abi ve dünya tatlısı üç çocuğu; Zeynep, Serap ve Ahmet işletiyor. Yöresel yemekleri kızlar pişirip servis ediyor. Aç ve kalabalık grubumuzu üç gün ve üç gece boyunca doyurmayı başarıyorlar. Akşam olmadan önce tepelerde küçük bir yürüyüşe çıkıyoruz. Yolda kopardığımız armutlar yolluğumuz oluyor.

            Bu ilçede ziyaret edeceğimiz ilk güzellik Maral Şelalesi. Araçla kısa bir yolculuktan sonra yarım saat kadar ağaçların gölgesinde yürüyoruz. Dik merdivenlerden, kayalar arasında zik zaklar çizerek şelalenin kalbine iniyoruz. Maral şelalesi; buz gibi soğuk suyuyla; Ümit Abla’nın dediği gibi insana dünyada bildiği tek şeyi – nefes almayı- unutturuyor, yüzmeyi ise bir lüks addediyor.

            Ertesi gün kayın ormanında bir gezintiye çıkıyoruz. Hafif ve tatlı eğimiyle yukarı doğru, kolay bir yürüyüş. Yol boyunca dev kayın ağaçları, karakovanlar bize eşlik ediyor. Yol kenarında bulduğumuz boş arı kovanını kaptanımız Ahmet Abi’yle incelemeye tabii tutuyoruz. Ortalama iki saatlik yürüyüşün ardından aracımızla köye geri dönüyoruz.

            Ilk uzun süreli yürüyüşümüzü iseMaçael’deki üçüçüncü günümüzün sabahı Gorgit yaylasına gitmek için yapıyoruz. Zira buraya sadece yürüyerek gidilebiliyor. Doğayı ve doğamızı hissettiğimiz nefes açıcı bir yürüyüşten sonra küçük bir dönemeçi geçmemizle -biz daha çok yolumuzun olduğunu sanırken- Gorgit’in tüm azametiyle bizi karşılaması bir oluyor. Dağların arasında yemyeşil uzanan çayırlarda, küçük tahta yayla evleri ve dev küp şeker gibi kayalarla sadelikte ve güzellikte aşırıya kaçmış bir yer burası. Öyle ki gidip görmenizi tavsiye etmem; muhtemelen dönmek istemeyebilirsiniz, döndüğünüzde ise şehir size plastik ve asfaltla bezeli bir curcuna gibi gelebilir.

            Akşam yemeğinden önce şelale koleksiyonumuza bir yenisi ekleniyor. Bu kez yanına gitmek için tırmanmamız gerekiyor. Beyazsu kayalıkların üstünden, yüzlerce endemik rengarenk çiçek arasından coşkuyla akıyor. Tabiki Gülin ve Hatice Abla şelaleyi yalnız bırakmıyor.

            Şelale dönüşü, yolumuzun üzerindeki dev kayalarda Sönmez Hoca’dan ilk kaya tırmanış dersimizi alıyoruz. Bu spontane başlayan derse birer ikişer öğrenciler hevesle katılıyor. Püf noktaları duyduktan sonra, emniyet alan arkadaşlarımız eşliğinde debelenmek serbest. Sonlara doğru kendimizi koşup koşup düz duvara tırmanırken buluyoruz.

            Yerel lezzetlerle süslü akşam yemeğini yaylaya nazır barımızda yer yemez gün batımını yakalamak için fotoğraf makineleriyle tepeye koşuyoruz. Klişe bir söz belki ama burada yaşamak, bir ustaca yapılmış bir tablonun içinde yaşamak gibi, içinde acemice atılmış fırça darbeleri gibi hareket ediyoruz.

            Akşam oluyor hava serinliyor; hilal ve binlerce yıldız gömüldükleri laciverdin içinden ışıklarını bize ulaştırmaya çalışıyor. Cemal bize devasa bir kamp ateşi yakıyor; biri bitmeden öteki başlayan şarkılar, türküler, şakaların ardından Hasan Abi’nin taa Nepal’den hatıralarıyla birlikte getirdiği bir oyunu oynuyoruz. Sırasıyla herkes yol arkadaşlarının kendilerinde bıraktıklarını yüreklerinden çıkarıp ortaya koyuyor. Kendini başkalarından duymaktan mı kamp ateşinden mi yanaklar kızarıyor. Yorucu günün ardından, elektriğin olmadığına şükrederek gaz lambaları üfleniyor ve herkes yorgun, tatlı bır uykuya dalıyor.

            Sabah kuymak eşliğinde yaylaya nazır kahvaltımızdan sonra ne yazıkki ayrılma vaktimiz geliyor. Ev sahiplerine teşekkürlerimizi sunduktan sonra, güneşli ve güzel bir yürüyüş başlıyor. Ağaçların arasında mola verip, doğayla Maria Callas’ın düetini dinliyoruz.

            Batum’a gitmeden önce yol arkadaşımız İsmail Abi’ye erkenden veda etmemiz gerekiyor. Onu Borçka terminale götürüyoruz. Yayladan inince medeniyet bizi fena çarpıyor; geri, yuvaya dönmek istiyoruz. Batum’dan önce bir Karagöl’ü daha; Borçka yolu üzerindeki-Karagöl’ü görmeye gidiyoruz. Şavşat’dakinden daha büyük; belki büyüklüğünden onun kadar samimi gelmiyor. Yine de mutlaka gidip görülmesi gereken bir yer. Kıyısında oturup bizle birlikte her yere taşıdığımız karpuzlarımızdan birini yiyiyoruz. Dönüşteyse Borçka merkezinde Yoldaşımız Ahmet Kaptan’la vedalaşıp bizi önce Hopa’ya sonra Sarp sınır kapısına götürecek yeni aracımıza yerleşiyoruz.

            Bize yük olan eşyaları Hopa’ya bıraktıktan sonra, Sarp sınır kapısından kimliklerimizi göstererek geçmemiz yaklaşık bir saat sürüyor. Diğer tarafta bizi bekleyen, kalacağımız pansiyonun sahibi ve rehberimiz Sedat Abi ile buluşuyoruz. Kırmızı minibüsümüze doluşup, şehre doğru yola çıkıyoruz. İlk hedefimiz Gürcü mutfağı. Çeşitli etler ve özel soslarına piranalar gibi saldırıyoruz. Tabaklar hiç boş kalmıyor; gözümüz karnımızdan evvel doyuyor.

            Batumi bizi iklimiyle şaşırtıyor, Karadeniz kıyısında Ege’yi yaşıyoruz. Alüvyon topraklar üzerine kurulmuş şehirde, bataklık ve sinek sorununu çözmek için yıllar önce tonlarca suyu hapseden okaliptus ağaçları dikilmiş. Burası bir botanik bahçesi için gerçekten ideal bir iklime sahip, zaten bahçe de uzun yıllar evvel kurulmuş, gidip bir çok coğrafyayı aynı anda yaşıyoruz. Şehir gibi burada da Osmanlı’dan ve Sovyet’lerden hatıralar var. Çiçekler ve ağaçlar arasında, rehberimizden hikayelerini dinleyerek koşturuyoruz.

            Pansiyonumuz Batum’un kuzeyinde Tarkovsky filmlerindeki köyleri andıran Kobileti’de. Meyve bahçeleri arasındaki küçük pansiyonumuza hemencecik yerleşip güneş batmadan denize koşuyoruz. Alıştığımız Karadeniz yerine pek sakin ve sıcak bir su buluyoruz. Akşam yemeğinin yanında, Sedat Abi’nin mamülü meyve şarabı var. Yayladan sonra Kobileti’nin deniz havasına alışmak biraz zaman alıyor. Neyse ki terastaki cibinlikli yataklar bu konuda çok yardımcı. Gecenin ve böceklerin sesiyle açık havada uyuma keyfine erişiyoruz.

            Minibüsten inişimizle, rehberimiz Sedat Abi eşliğinde kentin sokaklarında avareliğimiz başlıyor. Batumi, AB fonlarıyla tazelenmiş ve süslenmiş küçük bir Avrupa şehri. Varsıl ve yoksul mahalleler estetik bir paydada buluşmuş. Sovyet’lerden kalma üç dört katlı binalar, toplu konutlar şimdi Avrupa gözüyle restore ediliyor. Sokaklar film platosu gibi; renkli ve temiz. En güzel ve pahalı mekanlardan biri küçük İtalyacık; Piazza meydanı. Türk Konsolosluğu şehrin en güzel yerlerinden birinde; Altın post heykeline bakıyor.

            Acera Özerk Cumhuriyeti’ni terk etmemiz yine yaklaşık bir saat sürüyor. Hasan Abi, Sönmez Hoca ve kızı Seray’dan ayrılıp sahil yolunu takip ederek Trabzon’a doğru yola çıkıyoruz. Çay fabrikaları kilometre taşımız oluyor. Asuman ve Hatice Abla’yı terminalde İstanbul’a yolculadıktan sonra eşyalarımızı emanetçiye bırakıp, esnaf lokantasında öğle yemeğimizi yiyoruz. Atatürk Köşkü’nde çayımızı içmek için minibüse atlıyoruz. Yazın işlerin durgunluğundan şikayetçi Ferit Abi yeni sürpriz kaptanımız oluyor ve Trabzon’u turluyoruz. O da bu spontane geziden çok hoşlanıyor; Nurten Abla’yı havalimanına bıraktıktan sonra onun güzel tavsiyesiyle Boztepe’ye çıkıp; Karadeniz’de gün batarken çılgınlar gibi çekirdek çitleyip semaverde çay içiyoruz. Her günü bir yıl gibi dolu ve uzun geçen sekiz günlük gezimizin değerlendirmesini yapıp havaalanına yollanıyoruz.

            Evlerini bırakıp, kafalarında başka başka şeyler, içlerinde bambaşka evrenler  ile bir araya gelen bu on dört yabancı, yol arkadaşı bir birlerinin hatıralarında koşulsuz sevgiye ve birbirini kabul etmeye dair sıcak bir şeyler bıraktı. Belki de leziz,  sağlıklı yemekler, tatlı derin uykular sayesinde günlük kaygılar, çekişmelerden bihaber herkes olduğu gibi varolabildi. Doğa; bu yolcuların şehrin anlamını yitirmiş ve temelini kimsenin sorgulamadığı koşturmaları arasında kendilerine dair bildikleri, unuttukları, bilmedikleri, farkedemedikleri birçok şeyi deneyimlediği gittikleri değil de geri döndükleri bir yer, bir yuvaydı. Burada herkes için bir şey; idealistler için tırmanacak dağlar, romantikler için gün batımları , realistler için en basit fizik kanunlarına dayalı bir yaşam biçimi, maceraperestler için ucu bucağı görünmeyen yollar… Grubun en genç, tecrübesiz ve acemi  yolcusu olduğumdan, çok da şımartıldığımdan, her sözcüğün, jestin bir ders gibi geldiği bu kocaman pastadan en büyük dilim belki de benim oldu. Şimdi fırsat buldukça bir araya gelen, bir araya gelmek için fırsatlar yaratan tatlı, iyi yürekli ve donanımlı yoldaşlara sahip olmanın mutluluğunu yaşıyorum..

 

Zeynep Tansu ATASAVUM

28 Ağustos 2014



© Copyright 2016, YUDOSK - Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü